HOŞ GELDİN EYLÜL


Eylül!.. Benim canım eylülüm!.. Ayların en mavisi, mavinin en güzeli… Çocukluğumdan bu yana, tatilin bitmesi ve okulların açılması anlamına gelse de eylüle olan hayranlığım hiç bitmedi. Haftasonu tatilinden sonra insanın üzerine çullanan pazartesi gibi değildir eylül hiç. İnsanı sarıp sarmalar, başka diyarlara götürür. Şehirde bile güzeldir eylül. Şehirde bile! İnsanı üşütmeden okşayan, rahatlatan o serinliğini hissettirir. Ağaçlar eylülün geldiğini haykırır renkleriyle. Ama ölüme gider gibi kederle değil, yeni bir yaşama başlar gibi sevinçle yaparlar bunu. Ağaçlık alanlarda, parklarda kızıllar kehribarlar uçuşmaya başlar da insanın, “Savulun, ben de uçuşacağım” diyesi gelir.
Ama en güzeli denizde yaşanır eylülün. Denizde ya da deniz kıyısında. Çünkü deniz, hiçbir ayda olmadığı kadar güzel bir maviye bürünür bu ay. Sakinleşir, durulur, berraklaşır. Gözünüzü yukarı kaldırıp göğe baktığınızda muhteşem bir mavi gökyüzü selamlar sizi. Uçuşan pamuk pamuk bembeyaz kümülüsler, sanki sizi okşayıp pudralar serperek huzur verirler teninize. Gözünüzü indirip denize baktığınızda, yaz boyunca pek göremediğiniz o ışıltıya tanık olursunuz. Denizin üstü, dev kristal avizeler gibidir. Şıkır şıkır… İnsanın denize giresi değil de deniz olası gelir. Sadece görmekle yetinmeseniz de hani, denizle bir olsanız da o şıkırtı oluverseniz istersiniz.
Hele bir de üzümden yapılmış bir içecek varsa önümüzde… Üzüm tabii ya… Belki de anavatanı olan Doğu Akdeniz’in eylülde böylesine güzel olması bundan. Belki de kim bilir, eylül ayının Süryani dilinde “üzüm ayı” anlamına gelen “aylûl”den geliyor olmasıdır bu birlikteliği muhteşem kılan.

BAĞBOZUMU AYIDIR, YANİ ŞENLİKTİR
Neler yapılmaz ki üzümden… Pek çok damıtık içkinin babasıdır üzüm. Başta rakı tabii. Bizim rakımız. Mis gibi rakımız.(Rakı demek de yasaklanmadan, birkaç kez adını söylemek istedim.) Pek tabii kıymetli şarap. Anadolu’muzun en eski ve güzel içeceği.  Sonra konyak. Bizde pek bilinmeyen ama 500 yıldır Fransa’da üretilen armanyak var sonra. Yeni yeni kimi dükkânlarda rafa çıkan grappa da nefis değil mi? Ben pek ısınamasam da seveni çoktur brendinin de. Aynı şekilde vermut da belirli bir hayran kitlesine sahiptir. 

Niye üzüm ayıdır ki eylül? Eh, bağbozumunu bilmeyen olabilir, saygıyla anlatalım efendim: Bağ bağ üzümler, eylülün ilk günlerinde, tek tek elle toplanır. Yani bağ bozulur. Ama üzümle, denizle ve bilhassa Akdeniz’le(Ege ve Marmara da Akdeniz’in güzel birer uzantısı değil midir?) ilişkili bir iş olduğu için, “bozulma” sözcüğü burada kötü bir şey ifade etmez. Tıpkı renk değiştirerek yeni bir hayatı müjdeleyen ağaçlar gibi, bağın bozulması da yeni bir dönemin başlangıcıdır. O bağ, bozulmazsa kötü olur zaten. Elle toplanan üzümlerden şarap yapılacaklar varsa, derhal işlenir ve bir ay sonra içilecek kıvama gelir taze şaraplar. Ne güzeldir tazecik şarapla, denizin o mevsimde sunduğu balığı yan yana koklayabilmek! Hele bu ikisini, masmavi denize karşı dostlarla paylaşabilmek!
Ekimdekileri vakti gelince yazacağız ama gelin ne zamandır ara verdiğimiz ayın balıklarına dönüp, balık avı yasağı kalkar kalkmaz eylül şıkırtısı içinde bize koşmayı bekleyen balık türlerine göz atalım:

BİLİNÇLİ BALIK TÜKETMEK
Karadeniz hamsiyi bir ay daha bekleyecek ama kefal, kofana, tirsi, kolyoz ve uskumru için daha fazla beklemesine gerek yok, vaktidir. Bir de orkinos var. Kaldıysa, eylülde başlar. Fakat “denizlerde ve içsularda ticari amaçlı su ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler”, orkinos avcılığı ile ilgili yeni düzenlemeler getirdi, uluslararası bazı kurallar artık gündemde, bunları da bilmek gerek. Hayır efendim, sadece ticari balıkçılık yapanların değil, biz “her türlü balığı yiyenlerin” de bunları bilmesi gerek ki, dünyanın geleceği uğruna alınmış bazı kararlara “rağmen” talep etmeyelim ve yasak avcılığı teşvik etmeyelim. Örneğin, dünyada goril avlamak her zaman yasaktır ama kimi ruh hastaları, goril elinden kül tablasına küllerini silkmeyi seviyorlar ve hâlâ bunun için çok para verebiliyorlar diye, kaçak goril avları yapılıyor. Demem o ki, bazı talepleri de kesmeliyiz ki, birileri arz edip köşeyi dönmek zorunda kalmasın! Aynı şekilde, haddinden küçük balıklarla karşılaştığımızda satanları uyaralım, gerekirse ilgili mercilere bildirelim. Sonucu şöyle olur, böyle olur, ne düşündüğünüzü biliyorum. Biz vatandaşlık görevimizi yapalım da!..
Marmara’nın dil ve pisi balığı bu ay yenecek kıvamda. Yaz boyunca tepsilere konulan oltayla tutulmuş diller yavandı ama artık lezzetini bulmuş olmalılar. Karagöz, kefal, uskumru ve palamut bu ay lezzetlendiler iyice. Ama eylülün asıl büyük sürprizi, hiç kuşku yok ki lüferin gelişi. “Geleceğini biliyorsak nasıl sürpriz olur ki?” demeyin, artık lüferin varlığı bile sürprizleşmeye başladı. Tıpkı yine bu ay arz-ı endam etmeye başlaması gereken hani balığı gibi. Palamutlar da tavadan  ızgaraya dönmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Artık taze şaraba hangisi denk gelirse…
Ege’de dil, Marmara’da olduğu gibi bu ay karşımıza çıkıyor. Kırlangıç da öyle. Bulabilene kılıç da çok lezzetli gelecektir eylülde çünkü tadına ulaşır artık kılıçlar. Güneyin gözdelerinden kupes de artık ele gelir eylülde.
Akdeniz, tuzu bol deniz olduğundan, balıkları daha kavruk sanılır, kimileri öyledir de ama iri avcı balıklarıyla şaheserler yaratır Akdeniz. Melanur örneğin, limonla çiğ hazırlandığında tadına doyulmaz. Sinarit, trança da Akdeniz’in sunduğu lezzetli balıklardandır. Ama Akdeniz’in kralı lahostur (çocukluğumun geçtiği Mersin sahilinde kimse lahos demezdi, o balığın adı orada lagostu) kuşkusuz ve ne büyük şans ki, yılın on iki ayı da boynu bükük bırakmaz sevenlerini.

KESTANENİN KARASI
Bu ayın “olası” fırtınalarına da şöyle bir bakalım:
7 Eylül Bıldırcın Geçimi, 13 Eylül Çaylak, 30 Eylül Turna Geçimi gibi göçmen kuşların güneye inişleri ile tarihlenmiş üç fırtınaya ek olarak, 25 Eylül’deki isimsiz fırtına ile 28 Eylül’deki Kestane Karası Fırtınası vardır. Kestanenin, sonbaharda çıkıp kışa doğru ağzımızı tatlandırdığı dışında, bu kestane karasına anlam yükleyebilecek bir şeye ulaşamadım. Ama Kestane Karası’nın şiddetli bir fırtına olduğuna dair kimi anlatılardan, insanların üşüyüp ellerini, o zamanlar yemek pişirmek için evlerde yakılan mangala(maltız) iyice yaklaştırdıklarını ve kararttıklarını ya da mangalda kararmış kestaneleri ısınmak için ellerine alarak karardıklarını da varsayabiliriz. (Bu son tahminler biraz uyduruk mu oldu ne?) 

Bu konuda büyük bir üzüntüm var. İsmi Türkçe olmayan fırtınalara neden o ismin verildiğine dair kimi kaynaklara ulaşabiliyorken, Türkçe isimli fırtınaların isimlerinin nedenleri ile ilgili bir kaynağa ulaşamıyoruz. (En azından ben ulaşamadım şu ana kadar. Bilen varsa söylesin lütfen.) Ne acı değil mi? Evet, gurur duyulası koca bir kültür yığınının üzerinde oturuyoruz ama kayda geçme tembelliğimiz ve sözlü toplumdan yazılı topluma geçemeyişimiz yüzünden altımızdaki o dev yığın giderek eriyor. Günümüzün medya ve aşırı hormonla gelişkin teknolojik bombardımanı altında da bu erimenin giderek hızlandığını düşünüyorum. Yazık!
Beş tane kayıtlı fırtına olmasına karşın, eylül, meltemin gücünün kırılmaya başladığı, dolayısıyla daha sakin havaların egemen olduğu bir aydır. Fırtınadan ziyade, palpa liman havaları ile bilinir.

KÖTÜ OLAYLAR TAKVİMİ
Eylül, tüm güzelliğine karşın uzak ve yakın tarihte pek de iç açıcı olmayan olayların kayda geçtiği bir ay olarak da karşımıza çıkıyor. Örneğin 1 Eylül 1939, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün. Hitler adlı bir manyağın, başka manyaklıkları tetiklediği tarih! Neyse ki 1 Eylül, artık dünya barış günü. 1955’in 6-7 Eylül günlerini okurlarımız arasında hatırlayanlar kuşkusuz vardır. İstanbul ve İzmir’de azınlıklara karşı girişilen o yağma ve katliam dalgası ne korkunç! Asırlardır bu topraklarda birlikte yaşadığımız, “fırtınaları birlikte isimlendirdiğimiz”, kasabımız, manavımız, terzimiz, kuyumcumuz, bakkalımız, en önemlisi de komşumuz olan insanlara, “öteki” damgası vurup saldırmak!.. Bir daha yaşanmasın böyle saçmalıklar. (Hoş, Sivas Madımak faciası çok mu eski sanki?) Efendim, 1980 12 Eylül’ünü kim unuttu diye sormuyorum bile. O gün henüz doğmamış olanlarımız bile bugün o tarihin mağdurları arasında değil mi? Ya 2001 11 Eylül’ü? 9-11? New York İkiz Kuleler’e düşen, atlayan ya da atılan uçaklar? Gerçekten terör müydü yoksa bazı şeyleri gerçekleştirebilmek adına ortaya atılmış ciddi ve sinsi bir plan mıydı, halen tartışılıyor. En korkunç Eylül hadiselerinden biri ise eski, 1509 tarihli. 10 Eylül’de, tarihe “Küçük Kıyamet” diye geçen büyük İstanbul depremi. Merkez üssü Prens Adaları yakınında olan, 6,9 büyüklüğünde ve 50 saniye süren o korkunç depreme Küçük Kıyamet(Kıyamet-i Suğra) adı verilmesi boşuna değil. Şehrin Surları, Edirnekapı, Silivrikapı, Yedikule, İshakpaşa Kapısı, Topkapı Sarayı, Fatih Camisi, Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi, Boğaziçi, Heybeliada, Burgazada, Silivri, Rumeli Hisarı, Kızkulesi, Haliç, Galata ve Pera ağır hasar görmüş ve onlarca kervansaray, hamam, mescit yıkılmış. Oluşan tsunami Galata’yı ve surları aşıp yüzlerce evi sulara gömmüş. Edirne, Gelibolu, İznik'te hasarlara neden olmuş, Yunanistan’dan Mısır’a kadar pek çok bölgede hissedilmiş. Bir benzeri 490 yıl sonra yine aynı bölgede yaşandı. Peki, tarih boyunca depremle birlikte yaşamayı öğrenmiş olması gereken bu toplum, gerekeni öğrendi mi? Ne gezer! Unutmak ve bugünü kurtarmak dışında fazla bir çabamızın olduğunu söylemek kolay mı?

PREVEZE DENİZ ZAFERİ
Neyse, bir de güzel bir laf edelim. Dünya denizcilik tarihinin gördüğü en büyük deniz zaferlerinden biri de eylüldedir. 27-28 Eylül 1538, Preveze Deniz Zaferi. Andrea Doria kumandası altındaki Venedik, İspanya, Papalık, Ceneviz ve Malta Şövalyeleri’ne ait donanmaların oluşturduğu toplam 302 gemilik filoya karşılık, Barbaros Hayreddin Paşa’nın kumandasındaki 122 parçalık bir donanma. Doria’nın kumandası altında 60 bin asker ve 2500 gürleyen topa karşılık, Barbaros’un elindeki 20 bin asker ve 160 top. Adriyatik’teki o müthiş savaş ve Osmanlı’nın kesin zaferi ile sonuçlanan bir taktik harikası.

Evet efendim, tarihindeki kötü olaylara rağmen, eylül ayların en güzellerinden biri olmaya devam ediyor. Ayın 4’ündeki dolunay (2009 yazısıdır.TT) da dâhil olmak üzere, herkesin eylülün tamamının tadını çıkartabilmesini umarım.

Gelmiş geçmiş en büyük deniz mareşalimiz  Hayreddin Paşa’nın sancağı. Hz.Ali’nin kılıcı, Davut yıldızı ve kılıcın yanındaki Hz. Fatma’nın eli. Hz.Fatma’nın elinin taşıyana şans getirdiği, sabır ve metanetin sembolü olduğuna inanılır.
(Yelken Dünyası, Eylül 2009, "Havadan Sudan Köşesi") 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÇAPA - ÇIPA - ÇİPO - DEMİR

PÎRÎ REİS NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?

DALGA YÜKSEKLİĞİNİ DOĞRU TAHMİN ETMEK