Kayıtlar

TAŞ GİBİSİN

Böbreğimde taş, Yüreğimde sen... Nasıl bir sancı bu Bir bilsen...

BOŞ ŞİŞELER

(Mudanya Gazetesi'nden ) Neden boş şişeleri severim? Satıp zengin olmak için mi? Yok canım!.. Boş şişeler çok şey ifade ederler de ondan… Boş şişeler… “Bitmiş”leri anlatır örneğin. Bitmiş ve muhtemelen tadı damağımızda kalmış… “Keşke biraz daha olsa” dediğimiz… “Bitmeseydi” dediğimiz. Ama, kıyamayız ya hani… Bitenlerin ardından saklamak isteriz birşeyleri… Boş şişeler, bitenlerin ardından… Belki de gidenlerin ardından saklanan “giz”lerdir işte… Boş şişeler yalnızlık… Boş şişeler kalabalık… Boş şişeler neşe, gırgır, şamata… Boş şişeler keder, hüzün dibine kadar… Hepsi ayrı bir hikâye… Evler gibi. Ama boşlar ya… Yeni şeyler doldurmaya müsait. “Dünle beraber gitti cancağızım… Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Belki doldurur, yeniden içer… Belki yeniden, kendimizden geçeriz… Boş şişelerin içine mesaj yazıp denize atabilir… Bekleyebiliriz. Neyi beklediğimizi bilmeden… Ama umut ederek. Ve hatta özleyerek. Neyi özlediğimizi bilmeden. Göremediğimiz ufukların...

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU

(Mudanya Gazetesi'nden) Çok rahatsızım… Çok rahatsızız… Kendi adıma, işimi yapmayı, işimden çıkıp ailemle dışarıda gezmeyi, örneğin bir sergiye gitmeyi, ardından çok pahalı olmayan bir yemek yemeyi, dostlarla oturup son okuduğum kitap, son izlediğim film üzerinde konuşmayı, üye olduğum derneklerin lokalinde diğer dostlarla toplanıp ülkeyi nasıl ileri uygarlıklar seviyesinde tutmamız ve nasıl diğer ileri ülkelere örnek olabilecek çalışmalar yapabiliriz diye düşünmeyi, ülkemdeki yeni icatları, yeni araştırmaları takip etmeyi, uluslararası arenada kazanılmış Türk başarılarıyla gurur duymayı… Yani ne bileyim… Normal bir insanın yapmak isteyebileceği şeyleri yapmak, refah içinde yaşamak, refah içinde yaşayamayan vatandaşlarımın da aynı refaha ulaşması için çabalamak istiyorum işte! Ama olmuyor! Borçla dünyaya geliyoruz. Annemiz, babamız geçim sıkıntısından sürekli birbirlerine girdikleri, bizimle oynayacak, ilgilenecek zaman bulamadıkları için daha çocukluktan eksik ve ezik yetişiyoru...

Doktordan "çok temiz" araba

Doktordan çok temiz araba... Öğretmenden hiç kullanılmamış biftek bıçağı... Ninemden az kullanılmış kürdan seti... Sultan IV.Murad'dan gün yüzü görmemiş yasaklar... Dante'den ilahi skandal... Bush'tan çıkılmamış haçlı seferi... Kullanıma hasır şapka... Türk kâşiflerin kendileri tarafından bile bilinmeyen keşifleri... Evliya Çelebi'den sizin eve ziyaret... Tavşandan alınmamış intikam... Kaplumbağadan bomba gibi yanıt... Pamuk Prenses'ten Hallac-ı Mansur'a beleş... Rapunzel'in "rüyamda pipi gördüm" adlı son albümü... Etiler'de sahneye çıkan Kırık Haramiler'den hediye şarkı... İkinci Cumhuriyetçi'den tükenmiş kalem... ve Bakkaldan fütüristik derleme...

SİS VE MARTI

Resim
 Öyle yoğundu ki sis, birkaç kulaç öteden dizel motorlu olduğu belli olan bir geminin geçişi, yalnızca karaltı ve silik fener ışıklarından ibaret bir hayalet geminin geçişini andırıyordu. Fikret’in dediği gibi, “beyaz bir karanlık” egemendi günün ortasına. Ama öyle bir karanlık ki, yalnızca huzur vardı içinde. Ve bir de yalnızlık. İnsanın iliklerine işleyen, kanın her zerresinde hissedilebilecek, fakat korkutmayan, ürpertmeyen bir yalnızlık. Demek huzur da verebiliyormuş yalnız kalmak insana!  Kumsalda yürüdüm uzun uzun. Soğuktu hava soğuk olmasına ama hayatın keşmekeşinden çalınmış birkaç dakika için dert etmeye değer mi? Çakıllarla denizin birbirine parmak uçlarından dokunduğu şeritte, suyun bir karış altında sessiz sakin dinlenen taşları seyrettim biraz. Onlarda bile garip bir huzur vardı. Oldum olası severim suyun altındaki taşları seyretmeyi. Aralarında dolaşan minik balıklar, bazen hızla bir taşın altından diğerinin altına geçiveren küçük bir yengeç keyif verir bana....

Birdenbire…

(Nilüfer'de Yerel Gündem Dergisi, Ocak 2007) Hayat… Akıyor… Zaten… Gök… Mavi… Yer… Peh!.. Metro… Ter… İş… Sigara… Çay… Yemek… Rakı… Gri… Her şey… Gri… Ev… İş… Ev… İş… Banka… Faiz… Amabirdenbireşimşeklerşimşeklerşimşeklerşimşeklervehattayıldırımdüşüyortepemeyıldırımyıldırımdüşüyorgibioluyorölüyorumsanıyorumdibedoğrugidiyorumamadibegitmiyorumgüneşigörüyorumhâlâvegüneşhoşumagidiyoriçimısınıyorgümbürgümbürbirşeyleroluyorbuyaştansonrakalbimatmayabaşlıyorgümgümgümgümgümyerindenfırlayacaksankiüşüyorumamaterbasmışsırılsıklamolmuşumşimdiçocukolsamküçükolsamannemsırtımapeçetesokuştururveyafanilamıdeğiştirirdiamaannemyokyanımdaolmasınıistiyordeğilimbüyüğümbenamaküçükhissediyorumkendimiküçükküçücükhissediyorumamabenbüyüdümartıkterbasıyorzatenyanımdaonunolmasınıistiyorumo...

Yan Oda

(Nilüfer'de Yerel Gündem Dergisi, 2005) Bir paranoyak, dişlerini nasıl fırçalar? Yukarıdan aşağıya? Soldan sağa? Ne bileyim… Ben hiç fırçalamam ki! Yan odadakiler benim hakkımda mı konuşuyorlar acaba? Adımın geçtiğini duyuyorum. Aslında adımı tam olarak duyuyor değilim. Ama adımdaki sesli ve sessiz harflerin çok uygun bir araya gelişleri takılıyor kulağıma. Mutlaka benim adım o. Tun-ta-ta… tan-tun… Tan-ta-tun… Evet evet… Benim adım bu. Yoksa niye bu kadar tangırdasınlar ki? Peki ya adım nasıl geçiyor? Benden iyi mi bahsediyorlar, yoksa kötü mü? Benim ne rezil bir herif olduğumdan mı bahsediyorlar, yoksa ne iyi insan olduğumdan mı? Ama ben rezil bir herif değilim ki! Yoksa öyle miyim? Peki ya iyi bir insansam? İyi bir insan olsam niye benim hakkım...