Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ce!

Ölüme döndü aşk benim için.
Adından hep söz ettiğin...
Ama başa gelince…
Ne bok yiyeceğini bilemediğin!

Yağmur

Boşa koysam dolmuyor,
Doluya koysam almıyor.
Ülkeyi sele boğan yağmur,
İçimdeki boşluğu
Doldurmuyor.

KURTLANMAK!

Mudanya Gazetesi'nden

Türkiye’ye gelen yabancı devlet başkanlarının uymaları gereken bir protokol vardır.
Bu protokolün en önemli maddesi, Anıtkabir ziyaretidir.
“Bir zamanlar”, bu ziyaret Türkiye’nin onuru idi.
Bu onuru zedelemeye kimse cesaret edemezdi.
Artık işler değişti!

Suudi Arabistan Kralı’nın Anıtkabir’e gitmediğini…
Buna karşılık…
Cumhurbaşkanımızın o kralın kaldığı otele gittiğini hepimiz hatırlıyoruz.
(Yoksa bunu da unuttuk mu?)

Anıtkabir, laik, çağdaş, ilerici, hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti demektir.
Anıtkabir, bu vatanda yaşayan bütün insanlar demektir.
Anıtkabir’e gitmeyen devlet başkanı, Türkiye’de yaşayanlara saygı duymadığını gösterir.
Suudi Kral da öyle yapmıştır.
Ama halkın, yani cumhurun başkanı onu otelinde ziyaret etmiştir.
Olsun…
Vardır bir bildikleri.
Biz yapılan ziyarete değil, yapılmayan ziyarete takıldık.

* * *

TV’lerde izlemişsinizdir…
Geçenlerde Suudi Prens geldi Bodrum’a.
Uçakla geldi “maiyeti” ile birlikte.
Onlarca lüks araba tahsis edildi emirlerin…
Resim
Baştan sona büyük keyif alarak okuduğum ve yazarın söylemek istediğine ve söyleyiş tarzına sadık kalmaya gayret ederek çevirmeye çalıştığım bu kitabı çok seveceksiniz. Yazarın, Ataköy Marina Yacht Club yayınları arasından çıkan “Buz” adlı kitabını okuduğumda, yeni kitabını okuyacağım günü iple çekmeye başlamıştım. Çünkü Tristan Jones, deneyimleri tartışılmaz bir denizci olmasının yanında, muhteşem bir anlatıcı. Dünya denizcilik öyküleri edebiyatının önde gelen isimlerinden. İyi bir anlatıcı olmasının kökeninde yatanlardan biri, kimsenin yaşamadığı kadar çok ve farklı deniz deneyimleri yaşamış olmasının yanında, iyi bir okur olması da yatıyor. Dünyanın hangi köşesine giderse gitsin, o köşedeki kütüphaneyi mutlaka ziyaret eden, ziyaret ettiği ülkenin insanları, tarihi, coğrafyası, kültür birikimi, arkeolojisi, vs. hakkında bilgi edinen, sonra da edindiği bu bilgileri kendi okuruna ustalıkla aktaran gerçek bir yazar.

Kimileri, Tristan Jones’in anlattığı her öyküyü, ya anlatt…

Eskiden...

Mudanya Gazetesi'nden
Eskiden utanmak vardı…
Bir de arlanmak…
Eskiler, aynı anlama gelen bu iki kelimeyi, konuşma içindeki etkilerini güçlendirmek için birlikte kullanırdı.
Yani…
Eskiden…
Utanmak arlanmak vardı!..

* * *

Eskiden…
Hangi partiden olursa olsun bir hükümetin bakanı çıkıp, vatandaşı,
“Hükümetle aynı partiden olmayan birini belediye başkanı seçerseniz, hizmet alamazsınız” diye alenen tehdit etmezdi.
Niye?
Çünkü eskiden…
Utanmak arlanmak vardı!..

* * *

Eskiden…
Bir siyasi görüşe inanan ve o yolda ilerleyen siyasetçi…
O yolda ilerlemeye devam eder…
En fazla, benzer siyasi görüşlerdeki partiler arasında gider-gelirdi.
Çünkü siyasi görüş, aynı zamanda dünya görüşüydü…
Ama eskiden…
Bir siyasetçi dünyaya tam ters açıdan bakan bir başka partiye transfer olmaz…
Koltuk için inandığını söylediği her şeye ters düşmez..
Onca tükürdüğünü yalamazdı!..
Niye?
Çünkü eskiden…
Utanmak arlanmak vardı!..

* * *

Eskiden…
Siyasetçi, vatandaşa vaatlerde bulunurdu.
Vatan…

KEŞKE…

Mudanya Gazetesi'nden...
Ne çok arkadaşım var Tanrım, çok mutluyum!
Ama mutluluğumun asıl nedeni, çok arkadaşımın olması değil…
Asıl neden, arkadaşlarımın bu kriz ortamında başlarını kaşıyacak vakit bulamamaları!
Şükürler olsun!
Pek çok yurttaş, işsizliğin pençesinde kıvranırken…
Benim arkadaşlarımın başlarını kaşıyacak bir dakikaları bile yok.
Sırf bu nedenle,
Benim, zamanın dişlileri arasında ezilen zavallı arkadaşlarımın içinde kadın olanlar, başlarını kaşıtmak için kuaföre…
Erkek olanlar da, akşamüzerleri sauna, masaj salonu ya da spor salonuna gidiyorlar…
Düşünün siz şu yoğunluğu!..
Eh, bunun dışında nasıl kaşınacaklarını onlar da bilmiyorlar!
Ben de bilmiyorum!
O kadar meşgul, o kadar yoğunlar ki,
Anlatamam.
Ben de anlayamıyorum ki!
Başlarını kaşıyacak vakit bulamazken…
Ellerinin hemen altındaki telefonu kaldırıp bir “alo, nasılsın arkadaşım?” diyecek vakti bulmalarını beklemek çok bencilce olmaz mı?
O kadar işleri varken, beni nasıl arayıp soracaklar değil mi?
Eh ben de zırt pırt arayıp, “ner…

TAŞ GİBİSİN

Böbreğimde taş,
Yüreğimde sen...
Nasıl bir sancı bu
Bir bilsen...

DEM

Mudanya Gazetesi'nde...
Her şey biraz da sallama çay gibi…
Suyu kaynamış, mis gibi demlenmiş, demini almış, dinlenmiş ve ardından kokusunu sala sala içilen olgun çayın yerini, hiç alabilir mi sallama çay?
Hayatımız öyle bir hâl aldı ki, sanki hepimizin çok acelesi var.

Yolda karşılaştığımız bir tanıdığa nasıl olduğunu soruyor, ama yanıtını dinlemeden yürüyüp gidiyoruz.
En fazla uygun adım yerimizde sayıyormuş gibi yapıp, çaktırmadan ilerleyerek yanıt bekliyoruz…
Ayıp ediyoruz!..

Birbirimizi tanımadan evleniyor, sonra da adliye koridorlarında adres soruyoruz.
Fast food’lardan şikayet ediyor, ama ağızlı yüzlü yemek yapan bir yere gittiğimizde de servisin yavaşlığı yüzünden kavga çıkartıyoruz.
İki günde dost olup, kırk yıllık dostlara sırt çevirebiliyor, sonra da iki dublenin ardından utanmadan eski dostlar şarkısıyla sallanabiliyoruz.
İki günde dost olduğumuzun kazığını yedikten sonra ağlamak için eski dostu tercih ediyor, ama ilk fırsatta bir başka “iki günlük” buluveriyoruz.
Tanıştıktan kıs…