Hanno'nun Seyir Defteri

(Yelken Dünyası, Kasım 2005)

Tarihte kaydı tutulmuş ilk uzun deniz yolculuğu Kartaca Kralı Hanno’nun Afrika’nın Batı kıyılarında yaptığı yolculuktur

BİR YELKEN, BİR KÜREK, BİR YÜREK

Hiçbir navigasyon aletinin olmadığı bir dönemde sadece bir yelken, bir kürek ve cesur bir yürekle yola çıkan Kartacalı denizcileri alkışlamak, bir zorunluluktur. Bildiğim kadarıyla dilimize ilk kez çevrilen bu belge, denizcilik tarihi ile ilgilenenlerin dikkatini çekecek.

ÇEVİRİ: Tayfun TİMOÇİN



Bilinmeyene yapılan ilk uzun yolculuğun hangisi olduğunu tam olarak bilemiyoruz ama kaydı tutulan ilk uzun deniz yolculuğunu biliyoruz. İşte bugün, birlikte bu yolculuğa yolculuk edeceğiz. Bir başka deyişle, bugün Hannon(ya da Hanno) ile tanışacağız. Hanno, adının çağrıştırdığı gibi, bir türkücü değil, Kartaca’dan anlı-şanlı bir amiraldir. Kayıtlarda Kral olarak da geçiyor, sonuçta Kartaca için önemli biri.
Başlamadan önce, isterseniz gelin, Kartaca ve Kartacalılar hakkındaki bilgilerimizi tazeleyelim. (İstemezseniz mi?.. Valla siz bilirsiniz, çok şey kaçırabilirsiniz.)
Herodotos’un zaman zaman İranlılar, kimi zaman da Persler dediği Fenikeliler, başkentleri Tyr(Sur)’den kalkıp Afrika’nın Akdeniz kıyılarını takiben, bugünkü Tunus önlerinde güzel bir körfeze gelmişler ve MÖ 814’te Kartaca’yı kurmuşlar. (Lütfen bu Tyr –bugünkü Lübnan’ın Sur kenti- adını unutmayınız: Zira yazarınızın hazırlamakta olduğu bir başka yazıda yine adı geçecek. Ama biz küçücük bir deyinelim ve yine bir anlam çıkartalım: Yunanlılar daha önce kendilerinden kız kaçıran Persler’den intikam almak için kalkıp koca denizi aşar ve Tyr’den, kralın kızı Europa’yı kaçırırlar. Yıllar sonra sıranın kendisine geldiğini zanneden Alexandros, ki biz ona halk arasında Paris deriz, Argos’tan, çok beğendiği evli barklı Helena’yı kaçırır. Buradan şu yorumu yapabiliriz ki, bize bu hikayeyi anlatan Homeros, Troyalılar’ın da Persler’in, yani Fenikeliler’in soyundan geldiğini ima etmektedir. Üstelik bunu daha başka yollarla da yapar ama bunları sonra konuşuruz.) Nerede kalmıştık? Evet, Kartaca’yı kurmuşlar. Kim? Fenikeliler. Ne zaman? MÖ 814’te. Nerede? Bugünkü Tunus’un Akdeniz’deki güzel körfezinde. Belki de Cerbe adası, o günlerin çok canlı bir tanığıdır. Bilinen odur ki, Kraliçe Dido, ya da Elissa, Kartaca’nın ilk yöneticisi ve Tyros Kralı Belus’un kızıdır. Efsaneye göre Kraliçe Dido yanındaki Tyros soylularıyla birlikte Kuzey Afrika’ya doğru yelken açar ve orada yaşayan halktan, bir boğa postunun örteceği büyüklükte toprak satın alır. Aslında çok küçük bir alan kaplayan boğa postundan incecik şeritler kestiren Kraliçe Dido, bu şeritlerle çevirdiği koskoca alana, boğa postu anlamına gelen Byrsa adını verdiği bir kale yaptırır, bu kalenin etrafına da Kartaca kenti kurulur.Fenikeliler’in torunları olan bu Kartacalılar, çok usta denizciydiler, Cebelitarık’tan çıktılar, İngiltere’ye gittiler, Afrika’nın güneyine indiler, Akdeniz’i haraca kestiler, ticaret yaptılar. Dünyanın toprağını kazandılar ama zamanın devi Roma İmparatorluğu’na kafa tutunca tarih baba “yeter bu kadar” dedi ve MÖ 264 – 145 yılları arasında Kartaca Savaşları diye anılan üç büyük savaş yapıldı.Çok ünlü komutan Hannibal, bu üç savaştan ikincisinin önce muzaffer, ardından da mağlup kahramanıydı.
HANNİBAL’DEN ÜÇYÜZ YIL ÖNCE
Bizim Hanno’nun hikayesi ise, Hannibal’den tam 3 yüzyıl önce yazılmıştır. MÖ 6. Yüzyıl’da yazılmış bu seyir defterini okuyunca hiç şaşırmama olasılığınız da var. Çünkü yazılanlar bugünkü bilgi düzeyimizin çok çok gerisinde. Bilmediğimiz hiçbir şey yok seyir defterinde. Adamları şaşkına döndüren gorilleri, bugün bilgisayar kullanarak bizimle iletişim kullanacak hale getirdik.(Aman ne iyi oldu. Çok işimize yarayacak bu gelişme! Bilgisayar ekranındaki sayıları küçükten büyüğe sıralayabilen goriller!!!)
Bu hikayeyi önemli yapan şey, bilinmezlere cesaretle açılan yelkenlere sahip olmasıdır. Bugün, “acaba yarın sabah hava nasıl olacak?” endişesiyle marinadan çıkmayan bizlerin, hiçbir navigasyon cihazının olmadığı, güvenliğin, içgüdülerle sınırlı olduğu bir dönemin insanlarını, hiç bilmedikleri, korktukları, dünyanın sonu sandıkları sulara yelken açtıkları için alkışlamamız ve onlara hayranlık duymamız gerekir. Bugün, onca teknolojiye, bilgiye, haritaya, GPS’e falan filana rağmen, şu burun nasıl, burada topuk var mı diye endişelerden endişelere gark olan bizlerin, 2500 yıl önce bir yelken, bir kürek ve bir yürekle yola çıkan cesur denizcileri takdir etmemiz, ve yaptıkları işe şaşırmamız zorunludur.
Elimizdeki kayıtlar, ne yazık ki Hanno’nun kendi dilinde(Fenike dili) yazılmış değil. Çünkü orijinalleri yanmış ya da kaybolmuş ama kaybolmadan önce hayırsever bazı Yunanlı bilginler ya da tarihçiler (sanki tarihçiler bilgin değil mi?) Hanno’nun seyir defterini Yunanca’ya çevirmiş. Bu çeviri kalmış günümüze. Orijinal günce kim bilir İskenderiye’de mi, Efes’te mi, Delfoi’de mi yoksa Girit’te mi her neredeyse bir yerlerde tarihin tozları arasına karışıp gitmiş. Bizim yazımıza esas aldığımız İngilizce çeviri ise işte bu Yunanca çeviriden çevrilmiş. Ben de üstümüze vazife edinip, o İngilizce çeviriyi Türkçe’ye çevirdim. Araştırmam sırasında Türkçe bir metne rastlamadım çünkü. Rastlasaydım tembellik edip üzerine yatabilirdim belki, iyi oldu demek ki. Kısacası, Fenikece’den Yunanca’ya, Yunanca’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Türkçe’ye evrile çevrile bir hal olmuş bir metin bu. Ama emin olun, anlamda, olabildiğince az kayıp vermeye çalıştım. Bana sorarsanız iyi de oldu. Yazıyı uzatmamak için İngilizce çeviriyi vermiyorum. Her maddenin ardından yorum ve açıklamalarını bulacaksınız. Okurken, yanınızda bir de Batı Afrika haritası olursa, çok daha iyi olur, keyfiniz artar.



GİRİŞ:
Bu, Herakles Sütunları’nın ötesindeki Libya memleketlerine yolculuk yapan ve Kronos Tapınağı’nda da yücelen Kartaca Kralı Hannon’un, öyküsüdür. (Libya, o günkü Yunanca’da Afrika’nın adıdır. Herakles Sütunları da Cebelitarık’ı işaret eder. Kronos Baal Hammon’a karşılık gelebilecek Yunan tanrısının adıdır. Tanrı adı değişiminin Fenike dilinden Yunan diline çeviri sırasında gerçekleşmiş olabileceği tahmin edilmektedir. Ne de olsa o dönemlerde çevirmenler, kendilerini tamamen objektif davranmak konusunda zorunlu hissetmemektedirler. Çevirdikleri metinde kendi geleneklerine uymayan bazı tanımlamaları kendilerine uyarladıkları, zaman zaman rastlanılan bir durumdur. Kral sözcüğü ise –ki Yunancası basileus’dur- yüksek bir Kartaca statüsünü belirtmek için kullanılmış olabilir. Kesin olan, Hanno’nun yüksek bir mevkide olduğudur.)

1. Kartacalılar, Hannon’un Herakles Sütunları’nın ötesine yelken açmasını ve oradaki belirli sayıda Libyafenik şehri bulmasını istediler. O da 60 adet 50 kürekli gemi, 30 bin erkek ve kadın, yiyecek ve malzemeyle yola çıktı. (30 bin kişi, şüphe uyandıran bir sayıdır. Anlatılmaya çalışılan şey, muhtemelen çok kalabalık bir grubun yola çıktığıdır. Libyafenik ise Afrika’da kurulu bulunan Fenike kökenli kentleri tanımlayan terimdir.)

2. Sütunların ötesinde iki gün seyrettikten sonra Thymiaterion adlı ilk şehri bulduk. Şehrin altı büyük bir düzlüktü .(Burada adı geçen kentin, Fas’ın bugünkü Rrabat kentinin 40 kilometre kadar kuzeyinde bulunan liman kenti Mehidya olduğu söylenmektedir.)

3. Oradan batıya giderek, ağaçlarla kaplı Soloeis adlı Libya burnuna vardık. (Pekçok yorumcu bu burnu, bugünkü Beduzza Burnu olarak yorumlar. Ancak 4. maddede, söz konusu burundan yarım gün doğuya gidildiği ve bir göle varıldığı anlatılmaktadır. Beduzza Burnu’ndan Doğu’ya gitmenin olanağı yoktur. Şu halde söz konusu burnun Azemmur dolaylarında bir burun olması beklenebilir ki, burada da Umm-ür Rabia ırmağı vardır ve o dönemde bir göl oluşturmuş olabileceği akla daha yakın gelmektedir.)

4. Burada Poseidon’a bir tapınak adadık. Yarım gün doğuya seyrederek, bir göle ulaştık. Denizden fazla uzak değildi ve fillerin ve diğer vahşi hayvanların yediği çok uzun sazlarla kaplıydı. (Poseidon, herhalde orijinal metinde yoktur. Bunun, yine denizlerin tanrısı anlamında bir sözcüğün çevirisi olarak karşımıza çıktığını düşünebiliriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi Umm-ür Rabia ırmağı bölgesinde göllere rastlanmış olması doğaldır.)

5. Göle uğradıktan sonra bir gün boyunca seyrettik. Deniz kenarında Karikon Teichos, Gytte, Akra, Melitta ve Arambys adlı şehirleri bulduk. (Hanno’nun göle uğraktan sonra hangi yöne gittiği belirli değil. Belki nehre girip akıntıyukarı çıkmış ve buralardaki kentlere rastlamıştır. –Kent diyorum ama bunu bugünkü kent kavramı ile karıştırmamak gerek. Yerleşke, köy, mezra, kasaba, ne derseniz doğru olabilir ama ben kısaca kent demeyi seçtim. Çünkü Hanno metninin Yunanca çevirisinde şehir sözcüğü kullanılıyor.- Yine de olasılıkları gözden geçirelim, ki bunların en mantıklısı, güneye doğru yol alınmış olmasıdır: Karikon Teichos, muhtemelen bugünkü Azemmur. Azemmur’da Kartaca mezarları vardır. Ayrıca Azemmur, Berberi dilinde zeytinlik, zeytin yetiştirilen yer anlamına gelir ki Hanno da böylesi yerleri arıyordu zaten. Gytte’nin ise El-Cedide olduğu sanılıyor. Burada da bir Kartaca mezarlığı bulundu. Akra ise Beduzza Burnu’nu tanımlıyor olabilir. Akra sözcüğü Fenike dilindeki Rash’tan dönüşmüşse bu çok mantıklı bir olasılık görünüyor, çünkü “rash” sözcüğü, ”burun” demek. Yunanca Akra, Hakra diye de okunabilir, çünkü Yunanca’da H harfine karşılık gelen bir karakter yok ki Hakra daFenike dilinde “kale” demek.)

6. Yolculuğumuza devam ederek,Libya’da akan geniş nehir Lixos’a ulaştık. Göçebe kavim Lixitler, onun yanında sığırlarını otlatıyorlardı. Onlarla biraz zaman geçirdik ve arkadaş olduk. (Lixos adı Fenike dilinde Ligs olarak geçer. Muhtemelen, Kanarya Adaları’nın karşısında Atlantik Okyanusu’na akan Dra Nehri anlatılmaktadır. Ancak, J.Carcopino adlı bir araştırmacı, Hanno’nun kuzeye yöneldiğini, -yön belirtilmiyordu ya- Tanca’nın 70 km. güneyinde bulunan ve Yunanlılar’ın Lixos adıyla bildikleri Larache kenti olduğunu savunur. Bölgedeki bir nehrin Lekkous adıyla anıldığını biliyoruz.)


7. Onların arkasında düşman Etiyopyalılar, vahşi hayvanlarla dolu geniş bir alanı kaplıyorlardı. Arazileri, Lixos’un içinden aktığı yüce dağlarla çevriliydi. Lixitlere göre bu dağların arasında garip insanlar(attan hızlı koşan mağara adamları) yaşıyordu. (Etiyopya sözcüğü, yanık yüzlü insanlar anlamına geliyor ki genellikle Afrika halklarına verilen ortak addır. Lixos Irmağı’nın içinden aktığı yüce dağların Anti Atlaslar olduğu varsayılacak olursa, ki yanlış sayılmaz, şu halde yukarıda yapılan tahminlerin de doğru olduğunu kabul etmek gerekir.)

8. Lixitler arasından tercümanlar alarak iki gün boyunca çöl kıyısını takiben güneye seyrettik. Bir gün boyunca doğuya seyrettikten sonra, bir koyun içinde gizli, çevresi 5 stad olan küçük bir ada bulduk. Birkaç kişiyi orada bıraktık ve adını Kerne koyduk. Kartaca’dan Herakles Sütunları’na seyirde geçen zamanla, sütunlardan buraya kadar geçen seyir zamanının aynı olmasından, bu adanın, tam olarak Kartaca’nın zıt tarafında olduğunu hesapladık. (Kerne sözcüğü, Fenikece “son yerleşke” anlamına gelen Chernah’dan dönüşmüştür. Bugünkü Batı Sahra’nın Rio de Oro Koyu’nda, Dehle yakınlarında, Herne adlı küçük bir ada vardır ama ne yazık ki çevresi 20 kilometredir. Oysa Hanno’nun bulduğu adanın 5 stad, yani yaklaşık 900 metre olduğu söyleniyor. Bu nedenle araştırmacılar, alternatif olarak, Moritanya kıyılarındaki Arguin Sığlığı olarak bilinen yerdeki bir başka küçük adayı işaret ediyorlar. Eğer bu sav doğruysa, Kerne isminin Moritanya’nın kıyılarına yakın çöl bölgesindeki alan isimlerinden halen var olan Ganar adında yaşadığını gösteriyor olabilir. Fakat bu her iki olasılığın da aksayan yönü, Lixos Irmağı’na olan uzaklığın adı geçen 3 günlük seyirden fazla olmasıdır. Bu nedenle, bu metinleri ilk çözen kişinin yalnızca bir yazım ya da okuma hatası yaparak gerçekte 12 olması gereken ilk cümledeki ifadeyi, 2 diye çevirmiş olabileceğini düşünmek mümkündür. Zira Yunanca’da 2 ile 12, B ve IB gibi bir yazıma sahiptir.)

9. Oradan ayrılıp Chretes adlı bir nehri geçtik ve Kerne’den büyük üç adanın bulunduğu bir koya ulaştık. Buradan bir günlük mesafede, hayvan postlarına bürünmüş vahşilerle dolu olan koca dağların sarktığı koyun sonuna vardık. Taşlar atarak karaya çıkmamıza engel oldular ve bizi uzaklaştırdılar. (Bu üç ada, çok büyük olasılıkla, Moritanya kıyılarındaki Tidra arşipelindeki üç adadır. Ancak burada da Chretes nehri denen nehir sorun yaratmaktadır çünkü kıyının bu bölgesinde büyük bir nehir yoktur. Kerne’den(Arguin Sığlığı’ndan) ayrıldıktan sonraki ilk akarsu, Tenbrourt adlı küçücük bir çaydır. Bir sonraki nehir ise Tijirit’tir ve adı da Chretes’e çok uymaktadır ama Hanno’nun söylediğine göre nehri geçtikten sonra üç adalara varmışlardır, oysa ki Tijirit Nehri, Tidra adalarının fazlasıyla güneyindedir. Ayrıca bölgede öyle koca dağlar falan da yoktur. Hanno’nun nereyi anlattığı ya da neden böyle anlattığı anlaşılamamıştır. Ancak kesin olan odur ki, söz konusu üç ada, Tidra arşipelindeki adalardan başkası olamaz. Çünkü koskoca sahilde bu tanıma uyan başkaca birlikte üç ada yoktur.)

10. Oradan ayrılarak, timsahların ve su aygırlarının cirit attığı başka bir geniş nehre ulaştık. Oradan Kerne’ye döndük. (Timsahların ve su aygırlarının cirit attığı nehir, Senegal olmalıdır. Hanno’nun yanında yerli tercümanların olduğunu biliyoruz. Senegal Irmağı ise aynı zamanda altını ile de ünlüdür. Zaten Senegal adı Sanu-Khole yani Altın Nehri demektir. Hanno’nun ırmağın içine girip bölgede yaşayanlardan altın almış olabileceği, bu nedenle de belirsiz güneye daha fazla inmeden, aldığı altınları güvence altına almak için Kerne’ye geri dönüp oradaki koloniye bıraktığı sanılmaktadır. Yoksa, neden bir yukarı bir aşağı dolaşıp dursunlar?)

11. Oradan güneye 12 gün boyunca seyrettik. Yaklaştığımızda bizden kaçan Etyopyalıların oturduğu kıyıya yakın kaldık. Bizim Lixitlere göre bile konuştukları dil anlaşılmaz. (Eğer bir günlük seyri aşağı yukarı 50 mil kabul edersek, Hanno’nun 12 günlük seyirle, Gine’ye gelmiş olması gerekir. Takip eden maddelerden de tahmin ediyoruz ki, Palmas Burnu’na iki günlük bir mesafeye geldiler. Eğer bu doğruysa, bugünkü Liberya’nın Monrovia kenti dolaylarındalar.)

12. Son gün bazı yüksek dağların yakınlarına demirledik. Dağlar, aromatik ve rengarenk kütükleri olan ağaçlarla kaplıydı. (Şu anki konumları için en uygun yer Monrovia yakınlarındaki Mesurado Burnu’dur. Hanno’nun işaret ettiği konulara bakacak olursak, ticari değeri olan maddelere özellikle dikkat ettiği görülür.)

13. Dağların çevresinde iki gün seyrettikten sonra kara tarafı düzlük bir arazi olan uçsuz bucaksız bir denize ulaştık. Gece boyunca belirli aralıklarla yanıp sönen büyüklü küçüklü ateşleri gözledik. (İki günlük seyirle Liberya ve Fildişi Kıyısı’nın sınırında yer alan Palmas Burnu yakınlarındaki yağmur ormanlarını geçip bir anda karşılarında koca Gine Körfezi’ni görüyorlar. Uçsuz bucaksız deniz tanımı bundan kaynaklanıyor.)

14. Buradan su aldıktan sonra, tercümanlarımızın Batı’nın Boynuzu dedikleri çok büyük bir koya varana kadar kıyı boyunca beş gün daha seyrettik. İçinde, geniş bir ada, ve onun içinde deniz gibi tuzlu bir lagün, onun da içinde başka bir ada vardı. Burada karaya çıktık. Gündüz, ormandan başka bir şey göremiyorduk ama gece, pekçok ateş farkettik, flüt, zil ve tam-tam sesleriyle kalabalıkların haykırışlarını duyduk. Korktuk ve rahiplerimiz buradan ayrılmamızı önerdiler. (Burada boynuz ve koy sözcüklerini yanyana görenler hata yaptığımızı düşünebilirler ama yanılırlar çünkü metinde aynen böyle geçiyor. Zaten Hanno yorumcuları ve araştırmacıları da bu çelişkiye dikkat çekiyorlar. Batı’nın Boynuzu deyimi antik pekçok belgede geçiyor. Belki de bu çelişkiyi, Batı’nın Boynuzu’nun koyu olarak çevirerek düzeltebiliriz. Adı geçen yerin, günümüzün Gana’sının Sekondi Takoradi kenti’nin hemen altındaki Three Points Burnu olması kuvvetle muhtemel görünüyor. )

15. Çabucak oradan ayrılıp, dumanlarla dolu ateşli bir kıyıyı geçtik. Geniş ateş selleri denize boşalıyordu ve kara, kızgınlıktan yanına yaklaşılacak gibi değildi. (Buradaki ifadeler bir sonraki maddede de yineleniyor, ki araştırmacılar bunu, Fenike dilindeki metni Yunanca’ya ilk çeviren her kimse, onun bir hatası olarak görüyorlar.)

16. Çabucak ve korku içinde oradan ayrıldık. Dört gün boyunca seyrettikten sonra gece alevlerle dolu kıyıyı gördük. Ortada diğerlerinden uzun ve açıkça yıldızlara uzanan büyük bir alev vardı. Gündüz olunca bu, Tanrıların Arabaları denen çok yüksek bir dağa dönüştü. (Tanrıların Arabaları dağ ile ilgili tartışmalar uzun zamandır sürüyor. Bazıları bu dağın, Gine’deki Kakulima olduğunu öne sürerler ama bu dağ hem Hanno’dan çok önce sönmüştür hem de yolculuğun mesafesini bir anda kısaltmaktadır. Akla daha yakın olan seçenek ise, Kamerun’daki Kamerun Dağı’dır ve bu dağın adı yerli dilde Tanrıların Koltuğu anlamına gelen Monga-ma Loba’dır. Bunu Yunanca’ya tercüme edersek, theon oikema olur ki yazım hatası kadar kolay yapılan bir şey yoktur. Oikema’nın ochema’ya dönüşmesi çok kolaydır. Kamerun Dağı, bilindiği gibi 1922 yılında içini denize boşaltmıştır.)

17. Ateş sellerinden uzaklaşıp, üç gün sonra Güney’in Boynuzu denen koya ulaştık. (Güney’in Boynuzu için de iki seçenek vardır. Biri, Gabon’un başkenti Libreville, diğeri de San Juan Burnu’dur. Her iki durumda da adı geçen koy, Corisco Koyu’dur. Bir diğer alternatif ise Lopez Burnu’dur ama bu burun uzaklığı ve uygun bir koy olmayışı nedeniyle mantıklı gelmemektedir.)

18. Bu körfezde, ilkine benzer, iç lagünündeki küçük adada birçok vahşiyi barındıran bir ada vardı. Tercümanlarımızın goril dedikleri kıllı vücutlu kadınlardı çoğu. Kovaladıysak da hiç erkek yakalayamadık, hepsi kaçtı, çok iyi tırmanıcı oldukları için kendilerini taş atarak savundular. Bununla birlikte, kendilerini taşıyanları ısırıp tırmalayarak gelmeyi reddeden üç kadın yakaladık. Böylece onları öldürdük ve derilerini yüzüp Kartaca’ya getirdik. Erzağımız azaldığı için daha ileri gitmedik. (Burada geçen taş atan kıllı yaratıkların goril olması pek kolay değildir çünkü goriller bilindiği kadarıyla yüzmez ve taş atmazlar. Bu nedenle taş atanların goril değil anthropoidler Olayın Afrika anakarasında geçtiği de kesin gibidir. Ayrıca, Kartacalılar’ın insanları tutup derilerini yüzeceklerine pek ihtimal verilmemektedir. Romalı yazar Plinius’un bildirdiğine göre, Kartaca Romalılar tarafından yıkılana kadar Tanrıça Tanit Tapınağı’nda çok eski goril postları sergileniyordu.)

UZUN KISSADAN KISA HİSSE
Görüldüğü gibi Hanno ve beraberindekiler, “ilk”leri iliklerine kadar yaşamışlar ve bize aktarmakta da sakınca görmemişler. Korktuklarını çekinmeden söylemişler örneğin. Ama konunun önemi bu değil sadece elbette. İlk kayıtlı uzun seyrin defteri olmasından çok, bilinmeyen ufuklara yelken açan cesur insanların öyküsü olmasıdır bizi büyüleyen.
Ve denizi çok seven bizlerin gurur duyması gereken bir nokta daha var ki, dünya tarihi neredeyse tamamen kanla yazılmışken, dünya denizcilik tarihi, cesur insanlar tarafından yelken basılı bir direk, bir kürek ve kendine inançlı yüreklerle yazılmıştır. Denizi sevgi ve barış ortamı yapan da, kara insanlarını deniz insanlarından ayıran da budur.

Yorumlar

hayal dedi ki…
çok güzelpaylaşım.yanlız goril kelimesinin anlamı antik yunancada kıllı kadın kabilesi demekmiş.
sonradan avrupalılar bugun dedıgımız hayvanlara bu sözcükten esinlenek gorıl demişler.

Bu blogdaki popüler yayınlar

DALGA YÜKSEKLİĞİNİ DOĞRU TAHMİN ETMEK

YELKENLİ TEKNE VE MOTORYAT, ÇAKARLA DOLAŞMAZ

ÇAPA - ÇIPA - ÇİPO - DEMİR