SİS VE MARTI


 Öyle yoğundu ki sis, birkaç kulaç öteden dizel motorlu olduğu belli olan bir geminin geçişi, yalnızca karaltı ve silik fener ışıklarından ibaret bir hayalet geminin geçişini andırıyordu. Fikret’in dediği gibi, “beyaz bir karanlık” egemendi günün ortasına. Ama öyle bir karanlık ki, yalnızca huzur vardı içinde. Ve bir de yalnızlık. İnsanın iliklerine işleyen, kanın her zerresinde hissedilebilecek, fakat korkutmayan, ürpertmeyen bir yalnızlık. Demek huzur da verebiliyormuş yalnız kalmak insana!

 Kumsalda yürüdüm uzun uzun. Soğuktu hava soğuk olmasına ama hayatın keşmekeşinden çalınmış birkaç dakika için dert etmeye değer mi? Çakıllarla denizin birbirine parmak uçlarından dokunduğu şeritte, suyun bir karış altında sessiz sakin dinlenen taşları seyrettim biraz. Onlarda bile garip bir huzur vardı. Oldum olası severim suyun altındaki taşları seyretmeyi. Aralarında dolaşan minik balıklar, bazen hızla bir taşın altından diğerinin altına geçiveren küçük bir yengeç keyif verir bana. Suyun salınımlarına ayak uydurup bir o yana, bir bu yana yatıveren kısacık bir yosun parçası ise bazen alıp götürüverir insanı uzaklara. O bir karışlık deniz parçasında bile ne büyük hayat, ne büyük enerji, ne büyük neşe gizlidir, ama bakıp da göremeyen milyonlarca insanın var olduğunu bilmek, keyfimin bir parçacığını kaçırır çoğunlukla. Ama o gün, izin vermedim keyfimin kaçırılmasına. Sıkı sıkı bağladım keyfimi ve kapattım zihnimi “el alem” düşüncesine...

 Denize kurulmuş sisin dağılmasını bekleyen birkaç martı ile konuştum. Seslendim, el ettim, pek pas vermediler. Anlaşılan sis nedeniyle biraz aç kalmışlardı ve açlıkla terbiye edilmek istemiyorlardı. Onlara, daha farklı bir hayatı tercih ederek, denizlerden kopup uzak kentlerin ıssız çöplüklerinde yaşayan akrabalarını hatırlatıp, “Onlar sizden daha mutsuzdurlar” dedim. “Hiç de öyle değil, sana öyle geliyor” dedi, kanatlarının uçlarına doğru grilikler olan ve feleğin çemberinden geçtiği anlaşılan bir tanesi, ukalaca ses tonuyla. “Ama” dedim, kendime olan güvenimin yitmişliğini ele veren sesimle, “ama onlar denizden çok uzaktalar. Özlüyorlardır engin mavilikleri.” Aynı martı bu kez daha sertçe, “Sen şair falan mısın?” diye sordu. “Hayır” dedim, “arada sırada birşeyler karalarım ama öyle ciddi bir iddiam yok. Niye sordun ki?” “Şapşal şapşal konuşup adamın sinirini bozma!” diye çıkıştı gri uçlu kanatları olan martı. Bir an neye uğradığımı şaşırdım. Hayatımda ilk kez bir martıdan azar işitiyordum. O, istifini hiç bozmadan devam etti: “Sanıyorsun ki onlar mutsuz, denizden uzak oldukları, insanoğlunun çöpleriyle, artıklarıyla geçindikleri için. Ve sanıyorsun ki biz mutluyuz, denizde yaşadığımız, ekmeğimizi denizden çıkardığımız için. Ben öyle sanmaya devam et. Biz burada bir küçük balık bulup karnımızı doyurmak için neler çekiyoruz biliyor musun? Kırk yıllık ahbaplar, bir tek kıçıkırık balık için birbirimize ne laflar ediyor, nasıl kalp kırıyoruz, senin haberin var mı? Balık kalmadı, balık! Artık çöplüklerde daha fazla balık var. Lüks otellerin, pırıltılı lokantaların mutfaklarından, evlerden, hallerden atılan balıkların ve diğer yiyeceklerin haddi hesabı yok. Çöplükte balık gani. Hem de her çeşidinden. Üstelik yemeğin üstüne tatlı bulmak da mümkün. Biz artık vapurların peşinden uçuşup bir simit ya da kağıt helva parçası için yapmadığı şarlatanlık kalmayanlara ne diyoruz biliyor musun? Keriz! Evet onlara artık keriz deniyor bizim camiada. Şehrin kokuşmuşluğunda mutlu mesut ve karnı fazlasıyla tok yaşayanlar mutsuzmuş! Peh! Çok kitap okumuşsun sen aslanım! Biz sizin gibi rakıya meze yapmıyoruz balıkları, karnımızı doyuruyoruz. Artık, haftada kaç tane bulup idare edebileceksek! Sen romantik romantik yürüyüşüne devam et. Sonra sıcak evine giderken uğra bakkala kasaba, al nevaleni, otur ailenle mis gibi yemeğini ye. Biz de bekleyelim sis kalksın da denizin üstünde bir parıltı görüp birbirimize girelim diye! Hadi koçum hadi. Var git yoluna!

Uzunca bir süre kendime gelemedim. Ne diyeceğimi şaşırdım. Neden sonra, nutkumun tutukluğu geçtiğinde, “Peki o zaman, siz neden gitmediniz oralara?” diye sorabildim. O güzel, beyaz boynunu büküp, üzgün üzgün baktı aynalaşmış denize. Cevap verecek mi acaba diye düşünürken, az önceki atılganlığından eser kalmamış, kırık sesiyle, “Ne yaparsın, bırakamadık buraları!” dedi.
Daha fazla üstüne gitmek istemedim. Aslında birbirimizi anlamıştık. İşittiğim onca azarın üstüne haklı çıkmak bile memnun etmemişti beni. Çünkü martılara bakışım değişmişti. Artık gözümde, şen çığlıklarla insanlığa neşe saçmak için yaratılmış iri kuşlar değillerdi. Herkes gibi ekmek kavgasındaydı onlar da. “Bizim hayatımızı çok mu kolay sanıyorsun? Biz de ne kavgalar ediyoruz bir lokma ekmek için” diyemedim gri uçlu kanatları olan martıya. Korktum aslında. Çünkü kokuşmuş şehir çöplüklerinde mahkum insan sayısı, martı sayısından çok daha fazlaydı. Sustum.
Huzuru ve yalnızlığıyla rüyalar dağıtan sis de yavaş yavaş perdelerini aralamaya başlar gibi olmuştu. Beni paylayan martı havalanıp, az ötede başka bir yere kondu. Denizin üstünde küçük bir dalgacık oluştu. Birkaç saniye sonra her şey eski sessizliğine büründü. Sis, dağılmaktan vazgeçmişti.

(Yelken Dünyası, Kasım 2005)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DALGA YÜKSEKLİĞİNİ DOĞRU TAHMİN ETMEK

YELKENLİ TEKNE VE MOTORYAT, ÇAKARLA DOLAŞMAZ

ÇAPA - ÇIPA - ÇİPO - DEMİR